GÜNDEM

...

TÜM YAZARLAR

Hüsrev Hatemi > İslâm ve Kültür

Tweetle

İslâm ve Kültür

Kültür Politikaları Sempozyumu
İstanbul, 26-28 Ekim 1998  

Siyasal İslâm'ın Kültürel Etkileri 

Konuşmama başlarken, oturum başkanlığına eleştirilerimi bildirmek istiyorum. Türkiye, geçmişi ve şimdiki durumu ile siyasi bakımdan değilse de geleneksel birikimiyle Müslüman bir ülke olduğundan, bizde yapılan bir kültür sempozyumunda İslâm dininin evrensel kültür ve Türkiye kültürüne etkileri başlığına çok daha fazla yer ayırmalı, “siyasal İslâm’ın yükselişinin kültüre etkileri gibi” daha başlıkta olumsuzluk havası sezdiren bir ifade ise ancak bu tebliğler içinde bir “eleştirel bakış” paragrafı gibi yer almalıydı.

Siyasal İslâm Türkiye’de yükselişte midir? Bu da sanıldığı bu kadar büyük genlikte bir süreç değildir. Samimi davranılırsa siyasal İslâmcı görüşte olanlar teşvik edilerek imajları daha güçlendirildikten sonra, mücadele kolaylaştırır fikriyle, yani hedef büyütmek için içtensizlik, siyasal ve senaryo kokan girişimler yapılmazsa bizde siyasal İslâm’ın gelişme şansı yoktur. 1980’den bu yana, başta bir kısım medya organları ve bir kısım yöneticiler tarafından teşvik edilmek üzere asıl Atatürkçüler “Jakoben” asıl sosyalistler “dinozor” gibi küçültücü sıfatlarla anılarak “siyasal İslâmcı” denebilecek küçük bir grup ile Türkiye’nin sıfatlarla anılarak “siyasal İslâmcı” denebilecek küçük bir grup ile Türkiye’nin geleneği ve geleceğiyle ilgilenmeyen snob bir grup işbirliği yapmış ve 10-15 yıl geçince snob asıl grup asıl Aatatürkçülerle ve dürüst sosyalistlerle barışmadan siyasal İslâmcıları terk ederek  dans, senfoni ve rakı simgelerinin ardına çekilmişlerdir.

1987 yılında yani snob ve kaygısız grubun siyasal İslâm’ın sırtını sıvazlamaya henüz başlamadığı bir yılda Binnaz Toprak şöyle söylemektedir. (1) “Yukarıdaki irdelemeden çıkan tablo İslâmiyet’in Türkiye siyaseti içindeki önemini artırdığı düşündürülebilirse de, böyle bir izlenim yüzeysel olur. Ordu 1980’de müdahale etmeseydi, İslâmi güçlerin yaşayabilir bir siyasi alternatif haline gelebileceğini öne sürmek için gerçekte pek az neden vardır. Genellikle görünen odur ki, İslâmi hareket hızla büyüyen bir sanayinin kenarında kalmış iktisadi gruplardan güç almaktadır. Ancak, Türk ekonomisinin gelişmesi, bu tür grupların sayısı ya da büyüklüğünü artıracak bir doğrultuda değildir. İslâmi canlanmayı, Türkiye bağlamında 1970’lerde gittikçe çoğulcu bir yapıya kavuşan toplumun ürünü olarak anlamak gerekir. 1971 askeri müdahalesi ve ilan edilen çeşitli sıkıyönetimler dahi, çoğulculuk yönündeki bu eğilimi durduramamıştır.  İslâmi hareket, bunların ancak bir tanesi idi. Rejim değişikliğini talep edenlerin en militanı değillerdi üstelik.” Ben de, Toprak’ın bu tespitlerine katılıyorum.

İslâm dinin Türk kültürüne etkileri

İslâm dini, önceden Budist olan Türk dünyasına da, Şamanist Türklere de Atatürk Akdeniz çevresi medeniyetinin kapılarını açmıştır. Birkaç yüzyıl önce Platon’dan, Hipokrat’tan, Galenos’tan haberi olmayan bir toplumun 11.yüzyıl aruz vezniyle Kutadgu Bilig kitabını ortaya koymasından şu sonuçlar çıkmaktadır.

1) Aruz vezni Türkçe’ye uygun olmadığı halde, Yusuf Has Hacib’in aruzu oldukça başarılı olarak ve oldukça uzun bir manzum eserde kullanması, Türk toplumunun en az 10.yüzyıldan beri kendisini Fars ve Arap kavminden küçük görmediğini ortaya koymaktadır.

2) Bu kitapta “Hendese öğrenmek istersen Öklides’in kapısını çal gibi mısralar vardır. Yani İslâm dini ile eski Mısır, Yunan ve Roma uygarlığı (bilgileri) Orta Asya’ya taşınmıştır.

3) Budist Türkler daha çok iç aleme yönelmişken, Kutadgu Bilgi’de İslâm dininin bir özelliği olarak din ve dünya işleriyle aynı kişinin anı zamanında ilgilenmesinin yaşamanın gereği olduğu sezdirilmektedir.

4) "Eğer zalim sana zulmederse sen onu affet, din yolu budur. Sana kim sen onu öğrenmelisin. Böyle olursa o küstahlardan sayılır, sen zalimlerden sayılırsın.” tarzında ahlak öğütleri de İslâm dininin, Stoacı filozoflar ve Hazret-i İsa bilgeliği arasında köprü olma vazifesini nasıl yerine getirdiğini gösterir.

Anadolu topraklarındaki durum

Yusuf Has Hacip üzerinde önemle durmamızın sebebi şudur: Yusuf Has Hacip, Malazgirt yıllarındaki kültür ve etik durumumuzu gösteriyor. Böylece “Ne öğrendikse bu topraklarda öğrendik” görüşünün temelsizliğini ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür tarihi Malazgirt ile bu topraklarda öğrendik” görüşünün temelsizliğini Orta Asya’da, İslâm dininin etkisiyle Akdeniz medeniyeti üyesi olan Türkler daha önce kendilerinden daha Batı’da oldukları için Doğu Roma ile kültür alışverişi yapan İranlılar aracılığıyla bu medeniyete yakınlaşmış durumdaydılar. Anadolu Selçuklu Devleti, bu topraklarda uygarlıkla tanışmış olmadı. Anadolu Selçukluları’ndan önce İbni Sina ve Birûni yaşamıştı. Farabi yaşamıştı. Irk kökeni üzerinde tartışmalara girmesek bile bu isimler, Asya’nın kültür doruklarıydı. Bu kültür de onlardan iki yüzyıl önce İslâm dini aracılığı ile oralara ulaşmış Akdeniz kültürü idi. Akdeniz kültürü ile Asya’dan geometri, tıp, coğrafya ve biyoloji bilgileri Akdeniz tadında girdi. Asya ile Akdeniz çevresi kültür ilişkileri çok daha önce Büyük İskender devrinde başlamış. Doğu Roma, İran ilişkileriyle de sürüp gitmiştir.

Bilim dışında İslâm dininin Türk kültürüne getirdiği özelliklerde biri hoşgörüdür. Tektanrılı dinler arasında Musa dininde, düşman bir dünyada azınlık oldukları için, hoşgörüye biraz daha az yer verilmiştir. Hazret-i İsa’nın öğütleriyle, tektanrılı dinlerdeki hoşgörü oranı çok artmış, İslâm dinin devam etmiştir. Burada Engizisyon Haçlı Seferleri, Alevi-Sünni çatışmaları gibi hoşgörüsüzlük ayrıntılarına girmek istemiyorum. Genel olarak bakılırsa bakış açısı geniş tutulursa, bütün büyük dinler ilkel dinlere göre daha hoşgörülüdür.

Son yıllarda düşülen yanlışlıklardan bir bölümünü . Türk ulusuna en uygun olan din tanımını yapma eylemi oluşurmaktadır. bir süre “Türk İslâm Sentezi” görüşü ağır basmış Sünni mezhebi “asıl İslâm dini” gösterilerek Alevilerle kırgınlık yaratılmıştır. Şimdi de “Anadolu Aleviliği” derken çoğu kez Hazret-i Ali ihmal edilerek Horasan’a gidilmekte ve Ahmet Yesevi ile buluşularak, yine Türk-İslâm sentezinin başka bir türü sergilenmektedir.

“Şiilik İran’ın, Sünnilik Arapların, Alevilik Türklerin yoludur” gibi yanlış sınıflandırmalar yüzünden kendini Anadolu Alevisi hissetmeyen bazı vatandaşların “Zerdüşt veya Arap Evliyaları” yoluyla komşu devletlerin kültürüne itilmesine yol açılmaktadır.

Bu yanlışların hepsinden dönmek için;

a) Din, manipüle edilmemeli, milli birlik için ondan doğal olarak yararlanılmalıdır.

b) Atatürk devrinde olduğu gibi Sünnilere ve Alevilere eşit mesafeden bakılmalı, memur alımlarında ve terfilerde mezhep farkı konu bile edilmemelidir.

c) Kendisini ateist veya pozitif düşünceli göstererek, İslâm dinine küçültücü sözlerle fakat Hristyan dinine gıpta uyandıracak sözlerle yaklaşmak ise sadece kurnazlıktır. Bu kurnazlık tohumları da ekilmektedir. Bunlara da rağbet etmemek gerçek yurtseverlerin, gerçek jakobenlerin, gerçek dinozorların ve gerçek Müslümanların ilkesi olmalıdır.

Kaynaklar:

1) Binnaz Toprak. Dinci Sağ Geçiş Sürecinde Türkiye (Derleyenler İrvin Cemil Schick ve Ertuğrul Ahmet Tonak belge yayınları, İstanbul 1991, s:237-254. Kitabın aslı: Turkeyin Transition Oxford University Press 1987)

2) Yusuf Has Hacip. Kutadgu Bilig. Çeviren: Reşid Ahmet Arat. 3.baskı. Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara. 1985, s:251)

 

YAZARLAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İsim *

E-Posta *

İnternet Sitesi

Yorum